ETKİ-TEPKİ

Newton’un etki-tepki yasasını duymuşsunuzdur. Bu yasaya göre; bir cisme herhangi bir büyüklükte kuvvet etki ederse, cisim de bu kuvvete eşit fakat zıt yönde tepki verir. Yani siz birine tokat attığınızda onun size vurmasına gerek kalmadan onun yanağı size, sizin uyguladığınız ölçüde bir kuvvet uygular ve siz kendinizi de tokatlamış olursunuz. Bu kuvveti yanağınızda değil de elinizde hissetmeniz yine de kendi kendinizi dövdüğünüz bilimsel gerçeğini değiştirmiyor. Kaldı ki ruhani bağlamda da bu böyledir. Attığın tohum filizlenir; şiddet ekersen şiddet biçersin.

Hal böyleyken insan soruyor tabii bu kadar şiddet neden? Neyi yanlış yapıyoruz da bu kadar hırçın, saldırgan, öfke kontrolü olmayan, düşünmeden, ilkel benliğiyle hareket eden ve bunu matah bir şey sanan, kendini dövdükçe kendini güçlü hisseden hastalıklı bireyler yetiştiriyoruz?

Dün trafikte bir hadiseye tanık oldum. Bir minibüs diğerinin önüne kırmış, önüne kırılan minibüs şöförü de buna karşılık küfür etmiş. Diğer -yani ilk suçu işleyen- şöför, deli gibi, küfür eden şöförün minibüsünü tekmeliyor, sileceklerini kırmaya çalışıyor… Bu öfke sadece küfüre değil. Küfür dediğin; kelime ve kelimeler onlara bir anlam yüklendiği sürece etkililer. Bu öfke her şeye… Olamadığı, yapamadığı, eksikliğini duyduğu her şeye… ve o yüzden minibüse saldırıyor görünerek kendini dövüyor. Bu bahsettiğim örnek bir yetişkin üzerindendi ama sanmayın ki çocuklar farklı. Birbirlerine vurmaktan özellikle keyif alan, bunu oyun yapmış pek çok çocuk grubuyla çalıştım. Yani müdahale edilmezse gelecek de pek farklı değil.

Mesele, aslında bireyin kendi olamamasının derin acısına bağlanıyor er ya da geç. Küçükken, yemek istemediği yemeği geri çeviremeyip o an itemediği o tabağın hırsını, gücünün yettiği bir arkadaşını itmeye dönüştürürken; büyüdüğünde (maddi korkular, aile ya da toplum baskısıyla ya da biri sadece doğrusu bu dediği için…) ait olmadığı bir dünyaya kendini hapsedişinin acısını, o hapishanenin parmaklıklarını eğip bükmek yerine minibüsün sileceklerini eğip bükmeye dönüştürüyor.

Peki bu döngü nasıl kırılır? İzin vererek. Hayatının kontrolünü bireyin kendisine teslim ederek. Kişinin ne istediğini ve isteği için neler yapabileceğini keşfetmesini sağlayarak. Kim olduğunu görüp, kendi kimliğinin sorumluluğunu almasına destek olarak. Çocuklarımız için  her şeyi kendimiz yapmayarak. Hata yapmalarına, yanılmalarına, doğruyu aramalarına izin vererek. Bizi şaşırtmalarına izin verip, onların biz olmadığını kabul ederek. Hiçbir şey için geç olmadığını, imkansız diye bir şey olmadığını bilerek. Julia Cameron ‘ın bir danışanının “…’a başlarsam bitirdiğimde kaç yaşında olacağım biliyor musun?” sorusuna verdiği “Başlamazsan olacağın yaşta!” cevabını rehber alarak… Kısacası kendimizi ve çevremizi serbest bırakarak, nasıl yapacağımızı bilmiyorsak bunun için yollar arayarak… ve tabii en çok da severek. Önce kendimizi olduğumuz gibi sonra da yapabildiğimiz ölçüde diğer herkesi severek…
Kendimiz ve çevremiz için ektiğimiz tohum her koşulda sevgi, saygı, anlayış ve destek olsa, bize neler geri dönerdi?

Sevgiler,
Gizem Çimen

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.