Ben Sana Müdür Olamazsın Demedim, “Birey” Olamazsın Dedim!

Bir arkadaşımın arkadaşı 50 yaşlarında çok başarılı bir profesör. Çok önemli makaleleri ve araştırmaları var, kitleler üzerinde etkili bir isim.

Bu profesörün kitlelerce bilinmeyen bir özelliği ise, her akşam en geç saat 22.00’de evde olması. Neden mi? Annesiyle yaşıyormuş ve annesi eve o saatten sonra gelmesine çok kızıyormuş!

Bir avukat tanıdığım ise 40 yaşında, mesleğinde inanılmaz başarılı, tuttuğunu koparan tiplerden. Kazanmadığı tek dava yok… Ya da tek dava var: Annesiyle olan davası! Annesi her gün sabahtan akşama kadar gelip ofisinde oturuyor. Duruşmalara onunla birlikte gidiyor. Tatillere de. Yemeklere de. Kendisi durumdan hiç memnun değil ama bu durumun tuhaflığını annesine anlatmaya çalıştığında işitmediği laf kalmamış. Nankörlükten başlayıp “yazıklar olsun sana verdiğim emeklere” gibi duygu sömürülerine kadar uzanan geniş bir eleştiri yelpazesine maruz kalmış. Sonuç olarak düzen değişeceğe pek benzemiyor.

Bir başka tanıdığım başarılı bir diplomat. Babasına göre, bugüne dek evlenmediği için hayatta başarısız. Bu nedenle de çok az görüşüyorlar çünkü her seferinde bu konu yüzünden geriliyorlar. Kendini baskı altında hissediyor. Tek duymak istediği, “canın sağ olsun, senin hayatın, senin seçimin.”

Birey olamamış meslek sahibi yetişkinler!

Bu hikayeler bana göre Türkiye gerçeğini mükemmel bir biçimde ortaya seriyor: Türkiye, “birey olamamış meslek sahibi yetişkinler”le dolu bir ülke.

Bu ülkede çoğu insan hangi yaşta olursa olsun, kendi hayatını değil, başkalarının kendisine uygun gördüğü hayatı yaşıyor. İster en iyi okullarda oku, ister araştırmalarıyla bilim dünyasını sarsan bir profesör ol, ister karşına çıkanı tir tir titreten cevval bir avukat ol… Hala çevrenin sözünün dışına çıkamıyorsan, hala onların istediği hayatı yaşıyorsan, birey olamamışsın demektir.

Kendi hayatını yaşamayı seçen de huzursuz yaşıyor. Etrafındakiler hayatın üzerinde öyle bir duygusal tahakküm kuruyor ki, aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık. Hayat, ip üstündeki cambazlar gibi dengeyi bulmaya çalışmakla geçiyor. Tam olarak kendin olamıyorsun. “Ortayı bulmaya çalışan”, gazı kaçmış kola tadında, yarım yamalak bir var oluş bu.

Düşünce özgürlüğün sınırsız; düşüncelerini ifade etmediğin sürece…

Müdür olmuşsun ama adam olamamışsın…

Ünlü hikayeyi bilirsiniz. Çocuğa babası küçükken “sen adam olamazsın” der. Çocuk hırslanır, çalışır, seneler sonra müdür olur (bir başka versiyona göre vali olur.) Babasına gelir, “bak sen bana adam olamazsın demiştin, ama müdür oldum” der. Baba da “ben sana müdür olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” cevabını verir.

Bu hikayeyi genellikle babanın bakış açısından dinleyip “Oh olsun, lafı güzel yapıştırmış” diye düşünürüz. Ya da o şekilde dinlemek üzere manipüle edildik.

Ama madalyonun bir de öbür yüzünü düşünelim. Bu hikayedeki çocuk hayata “sen adam olamazsın” gibi “cesaret verici” bir ifadeyle adım atar (büyük olasılıkla Türk’tür!) Hayatının amacı, kendisini ailesine kanıtlamak haline gelir. Bunu yapmanın yolu da kendi istediği değil, ailesinin onaylayacağı bir yoldan gitmektir. Müdür olmak da toplumun ve ailenin onaylayacağı bir yoldur. Dolayısıyla çocuk müdür olduğunda babasına “yaranabileceği” sanrısına kapılır. Ama nafiledir. Yıllarını vermiştir ama babaya göre hala adam olamamıştır.

Baba haklıdır. Adam olmakla müdür olmak aynı şey değildir. Ama bu sonuç en çok da “sen adam olamazsın” diyen babanın eseri değil midir?

Büyüyünce ne olacaksın?

Birey oluşu bastırma süreci küçük yaşlardan itibaren başlar. Tipik birkaç cümle kalıbı vardır. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu bunlardan bir tanesidir.

Büyüyünce “ne yapmak” istediğin çok önemli değildir. Örneğin sen büyüyünce dünyayı gezmek istiyor olabilirsin. Çok kitap okumak istiyor olabilirsin. Ama önemli olan yapmak istediklerin değil, “olmak” istediklerin, daha doğrusu “olmak zorunda oldukların” ya da “olsan iyi olacaklar”dır.

Dolayısıyla büyüyünce ne olmak istiyorsun sorusuna vereceğin cevaplar da kısıtlı bir aralığa sığmalıdır. Doktor, avukat, mühendis gibi meslekleri içeren bir cevap “aferin” getirir. Sırtın sıvazlanır. Bunları sen gönülden istemiyor olabilirsin, ama önemli olan da bu değildir. Önemli olan bunların toplumda değer gören, “saygın” ve “kazançlı” meslekler olmalarıdır. Önemli olan senin ne istediğin değil, başkalarının senin için ne istediğidir.

“Mutlu olmak istiyorum” da yetersiz cevaplardandır. Ucunda para ya da saygınlık yoktur çünkü. Halbuki mutsuz olacağın bir işi yapmak sana bunları hiç getirmez.

Diğer taraftan, tam olarak sorunun cevabı olmasa da, “zengin olmak istiyorum” genellikle kabul görür. Zengin olmak kötü bir şey değildir, ancak kendi içinde bir meslek ya da meziyet de değildir. Ama soruyu soranın idealleriyle kesiştiğinde, “işini bilen kerata seni” anlamında, onaylayıcı bir kahkaha ile karşılık bulur.

Kısacası hayallerin, yeteneklerin, tutkuların çok önemli değildir. Çevrenin seninle ilgili planları daha önemlidir. “Senin hayatın” denilen şey, çevrenin senin için uygun gördüğü hayattır.

Temelleri ailede atılan bu plan, okulda pekişerek devam eder. Okulda sana bir “numara” atanır. Bu senin kimliğindir. Yoklama alınırken isminle değil, numaranla çağrılırsın. Herkesle aynı şekilde giyinmen, aynı stilde öğrenmen, aynı şekilde davranman beklenir.

Buna eğitim sistemi denir, ama aslında bu bir “öğütüm sistemi”dir. Yaratıcılığın, yeteneklerin, tutkuların, hayal gücün, bireyselliğin öğütülür. Kıvamın, toplumun beklentilerine uyumlu hale getirilir. Pink Floyd’un efsanevi şarkısındaki gibi “hepi topu, duvardaki tuğlalardan biri”sindir.

Tamamen uyumsuz ya da aykırı olmak gerekir demiyorum. Birlikte yaşamanın kuralları vardır. Ama bu kurallar, bireysel kimliğini yok edecek kadar dar bir çerçeveye sığdırıldığında bir nevi “beyin ölümü”n gerçekleşir.

“Kız çocukları çok gülmez…”

“Büyüyünce ne olacaksın” kalıbına benzer bir diğer kalıp da “kız çocukları…” ibaresiyle başlar. Kız çocukları öyle çok fazla gülmezler, erkek çocuklarıyla oynamazlar, çok fazla konuşmazlar. Oturmasını kalkmasını bilirler. Kız çocukları edeplidir. Bunları yapmayan kız çocukları genellikle uyarıya maruz kalır. Yapanlar da etikete…

Bu ülkede kız çocukları genellikle hayata böyle bastırılmış bir başlangıç yapar. Sonra bir bilgisayar oyunundaymışçasına, her “level”ı atlamak için müthiş bir mücadele verirler. Bu mücadeleden başarıyla çıkanlar daha az sayıdadır.

Birey olamayan insan birey yetiştirebilir mi?

Peki çocuğa rol biçen çevre, hayatta çok mu başarılı olmuştur? Çok iyi bildiklerinden mi sana kendi gerçeklerini empoze etmeye çalışırlar?

Hayır! Zaten genellikle sorun da budur. Kendi başarısızlıklarını, kendi gerçekleşmemiş hayallerini senin üzerinden gerçekleştirmeye çalışırlar.

Birey olmak ne demek bilmeyen insanların birey yetiştirmeye çabalaması da beklenemez zaten. Kötü niyetli olmayabilirler, ama çocuk kendisini gerçekleştiremedikten sonra kimin ne niyette olduğu çok da önem taşımaz. Bu şekilde, mutsuz ve başarısız bir geleceğin temelleri usul usul atılır…

Birey olmak neden önemlidir?

Birey olmak önemlidir çünkü birey olmak gerçek anlamda özgür, mutlu ve başarılı olmanın ilk adımıdır. Potansiyelini gerçekleştirmek için bir şansın olması demektir. Bana göre çoğu insan kendi seçimlerini yaşayamadığı, kendini gerçekleştiremediği için mutsuz, başarısız ya da ortalama hayatlar yaşıyor. “Hayatımsı” hayatlar…

Çocuğun birey olması için aile olarak ne yapabilirsiniz?

Her aile ve çocuk için durum elbette bu kadar vahim olmayabilir ama toplumun genel tablosunun aşağı yukarı böyle olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Profesörün, avukatın veya diplomatın hikayesini okurken verdiğiniz tepki, çocuğunuzla ilişkiniz hakkında önemli bir ipucu verebilir: “Anne haklı, o saatten sonra eve gelinmez”, “anne haklı, anca beraber kanca beraber”, “baba haklı, evlenmek eşittir başarı” diyorsanız, burada anlatılanlar size hitap etmez.

Ama koskoca yaşında hala etrafın bakış açısının kıskacında yaşayan insanlara üzüntüyle bakıyorsanız, kendi çocuğunuzu yetiştirirken dikkat edebileceğiniz noktalar var.

1. Çocuğunuzu gerçekten dinleyin. Kendi plan, tercih ve hayallerinizi empoze etmek yerine, onun tercih ve hayallerine kulak verin. Saygı, karşılıklıdır.
2. İlgi ve tutku alanlarını keşfetme yolculuğunda çocuğunuzun yanında olun. Tutkularını izleyen insanlar, gerekli desteği gördüklerinde sadece mutlu değil başarılı da olurlar. Çocuğunuzun mutsuz ve başarısız bir doktor mu, mutlu ve başarılı bir müzisyen mi olmasını istersiniz? Cevabınız, tutumunuzu da belirleyecektir.
3. Çocuğunuza “ben senin için saçımı süpürge ettim”, “yazıklar olsun emeklerime” gibi ifadeler kullanarak onu suçlu ve borçlu hissettirmeyin. Bu dünyaya gelmeyi o seçmedi, onu doğurmayı siz seçtiniz. Verdiğiniz emek takdire şayan ancak bu onun sizin seçimlerinize köle olması anlamına gelmez. Bu tür ifadeleri koz olarak kullandığınızda, aranızdaki bağları zedeleyebilir, sizden uzaklaşmasına yol açabilirsiniz. Bu uzaklaşma, uç örneklerde, tehlikeli yerlere ya da kişilere yakınlaşmayla da son bulabilir.
4. Ailenin çocuğun sürekli tepesinde olduğu ebeveynlik modeline “helikopter aile” deniyor. Bu anne babaların elinden çıkan çocuklar düşük özsaygı, duygusal ilişkilerde zorluk, yetişkinlikte karar vermede güçlük, hatta depresyon gibi davranışsal ve duygusal sorunlar yaşayabiliyor. Çocuğunuzun birey olabilmesi, duygusal sağlığı için de çok önemli.
5. Çocuğunuza elinizden geldiğince maddi ve manevi destek verin. Manevi desteğin çoğu zaman maddi destekten daha değerli olduğunu unutmayın.
6. Her çocuğun bir mizacı vardır. Onu değiştirmeye çalışmak yerine anlamaya çalışın. Karakterine ve seçimlerine saygı gösterin.
7. Çocuklar her zaman doğruyu bilemezler, çocukların sınırlara ve kurallara ihtiyaçları vardır. Bu güvenli bir ilişki için önemlidir. Ancak bunu sevgi, iletişim ve demokrasi anlayışı içinde yapmak gerekir. İşte o zaman gerçek bir güven ortamı yaratırsınız. Ailenin sağladığı güvenli liman, çocuğun hayatta güçlü durması için çok sağlam bir temeldir.

Dr. Bahar Eriş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.