Aklımda Deli Sorular

Aklımda Deli Sorular

Eğitimle ilgilenen her kesimde çokça adı geçen bir kavramdır empati. Bu kavramla ilgili yığınla kaynak var. İşin kuramsal alt yapısını bir kenara bırakalım.  Türkiye’de milyonlarca aileyi, yüzlerce okulu, öğretmenleri,  yayın evlerini ve hatta siyasetçileri yakından ilgilendiren bir sınavımız var. “LGS” herkesin malumu.   Bir haftalığına kendimizi herhangi bir ortaokul son sınıf bir öğrencisinin yerine koysak neler hissederiz? Neler düşünürüz? Neler yaparız? Neleri yapamayız? Deneyelim bakalım ne olacak?

Misal, adım Özgür. Bir özel okulun sekizinci sınıf öğrencisiyim. Gelin, size bir haftamı –okulun ilk haftasını- anlatayım. Okulun resmiyette ilk haftası. Ancak öncesinde üç hafta daha var. Bildiğiniz üzere bizler ağustos ayının ortalarına doğru okula başladık. Bu, yılın ilk gollerinden biri. Yaz tatilinden üç hafta gitti bile. Ben; geriye gitmeyi, size kendimi biraz daha yakından tanıtmayı daha uygun buluyorum. Beş, altı, yedinci sınıfım akademik anlamda çok da parlak geçmedi. Okul ödevlerimi zar zor yapabildim. Test çözmeye gelince sayısı haftada otuz, bilemediniz kırk soruyu geçmedi. Onların da sayısı ödevlerle sınırlı. Elimde asgari ücretin bilmem kaç katı bir telefon var. İçindeki program ve oyun sayısını ben de  bilmiyorum. Ona ayırdığım zamanı da. Dahası, yatağımın baş ucunda harika bir masaüstü bilgisayar var. Annem babam eve geç geliyor. Durum böyle olunca o da benim en yakınım oluveriyor. Hatta onun çevresi çok geniş. Onun sayesinde tanıştığım arkadaşların da haddi hesabı yok. Bayram vakti dedemlerin, amcamların, teyzemlerin ellerini ceplerine atmalarıyla elde ettiğim “yüzlüklerin” birike birike masaüstü bilgisayarımdaki oyun sermayesinin değerini altın veya dövizden daha hızlı artırdığı kesin. Durum böyle olunca –fiilimsiler olumsuzluk eki alıyor muydu– beş, altı ve yedinci sınıf rüzgâr gibi geçti. Tut, tutabilirsen…

Doğrusu öyle zaman yönetimi, planlı ders çalışma, hedef belirleme gibi konularda yönlendiren falan da olmadı. Ne zaman yedinci sınıf bitti, etrafımdaki akrabalar “Haydi, bu sene sınava gireceksin bak.” demeye başladılar, ben ve ailem o zaman uyandık. Bizde bir telaş, bir telaş… Sınıf arkadaşlarımın en büyük rakibim olduğunu, annem diğer velilerle son sınıfımda haşır neşir olduğunda yine annemden öğrendim.

Okul bu hafta başladı, kapımın önünde kocaman bir kitap kolisi. Okul kargoyla göndermiş, görünce gözüm korktu. Bu kitapları kim bitirecek? O da yetmezmiş gibi babam elinde liste, kırtasiye kırtasiye gezmeye başladı. Kaynak kitap derdine düştük. Tavsiye üstüne tavsiye kitaplar. Meğer çevremde ne çok tavsiyede bulunacak yakınım varmış. Bir de baktım, her dersten 4-5 kaynağa sahibim ki ben ortaokulun ilk üç yılında her dersten bir kaynak bile bitiremedim. Kaynak kitapların –Erzurum Kongresi mi önceydi, Sivas mı– üstünde “Yeni Nesil Sorular!” yazıyor.

Bu arada, aklımda LGS konuları dolanıyor. Cümlelerin kesilip durması bundan. Malum, aklımda deli sorular.

Konuya geri gelelim. Herkes yeni nesilden yaka silkiyordu. Hatta önüne gelen yeni nesli kendine uydurmaya çalışıyordu. Doğrusu,  bir anda yayın evlerinin yeni neslin aklına uyuşuna şaştım kaldım. Derken, odam şimdiye dek olmadığı kadar kitapla doldu, taştı.

Daha önce de dediğim gibi okul zaten üç haftadır yarım günlüğüne de olsa açıktı ve biz, derslere başlamıştık. Durum böyle olunca resmi açılış haftasına kadar hemen hemen her dersten ilk ünite –depremin nedenleri nelerdi– konuları bitti. Ödevler peşi sıra gelmeye başladı. Türkçe, matematik, fen bilimleri, inkılap tarihi, İngilizce ödevleri…

Şaştım kaldım, öyle böyle değil! Her dersten 200-250 test sorusu. Yapmak, yetiştirmek ne mümkün?

Ben;  alıştığım gibi saat beşte okuldan geliyorum, önce yemek yiyorum –3864 sayısını çarpanlarına nasıl ayıracağım– ve bilgisayarın başına geçiyorum. Ailem dokuzda geliyor, bir de onlarla yemek yiyorum. Biraz dizi, biraz telefon derken saat olmuş on. Bir soruyu beş dakikada çözüyorum. Alışmamışım ki “Test nasıl çözülür, nasıl bitecek bu ödevler?” nereden bileyim. Saat gece yarılarına kadar soru çözüyorum. Matematiği yapsam Türkçe kalıyor. Fen bilimlerini yapsam İngilizce kalıyor. Yetiştirmem ne mümkün? Yetiştiremiyorum tabii ki. Yetiştiremeyince okuldaki öğretmenlerim bana ek süre veriyor. Yine yetiştiremiyorum; ödevlerin ardı, arkası kesilmiyor ki. Ödevlerimi yetiştiremeyince de ödev yapmamış muamelesi görüyorum. Üstüne bir de ödev yapmadığım için ceza olarak verilen ve sayısı bin, bin beş yüzleri bulan test soruları ekleniyor. “Çivi çiviyi söker.” hesabı ben yine hem ödevlerimi yapmaya hem de cezamı çekmeye başlıyorum. Bu sefer fark ettim ki ben, daha ilk başta test çözmeye çalışırken ceza çekiyormuşum. Yoksa soru çözme cezası niye? O da olmadı, bir teneffüs masa tenisi oynamaya iniyorum. Zili duymamışım, derse geç kaldım. Sonuç ne mi oldu? Pazartesiye kadar bin soru çöz getir! Laf aramızda, öğrencilik hayatım boyunca çözdüğüm soruların toplamı bin değil. Pazartesiye de beş gün var.

Çarşamba günü ilk deneme sınavımızı olduk. Hemen hemen her dersten 4-5 sorum yanlış. Deneme sonrası matematik öğretmenim yanlış soru sayısı başına yüz soru çözülecek dedi. Geldi 500 soru daha. Diğer ders öğretmenleri ne diyecek bakalım. Benim karnıma ağrılar girmeye başladı. Revir eve telefon edince soluğu evde aldım. Amanın ne soluklanma! Anneme öğleden sonra deneme sınavı sonucu mesajla iletilmiş. Tabii ki onun da bana bir mesajı vardı: Bilgisayarı kaldırıyoruz, temel derslerin hepsinden özel ders öğretmeni ayarlayacağız, basketbol antrenmanı seni çok yoruyor, artık onlara da gitmeyeceksin, telefonu da okuldan gelir gelmez bana vereceksin!..

Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Su deyince, suyun kaynama noktasını biz “Madde ve Değişim” konusunda mı göreceğiz? Yoksa görmüş müydük bu konuyu? Neyse…

Okulun ikinci haftası… “İkinin üslü kuvvetlerini” de düşünmeye başlamadım değil. Hafta içi her akşam özel ders öğretmenlerim geliyor. Onlar da insanın kaldırma kuvvetini hesaplarcasına ek kaynakları yüklenip gelmişler. Konu tekrarı yapıyoruz her biriyle, sonrasında soru çözüyoruz. Onlar da -benzetmede hata olmaz- göze larva bırakan sinekler gibi giderken test ödevlerini bana yadigâr bırakıp da gidiyorlar. Okul ödevlerine –bu arada İngilizceden ödev neydi– yeni ödevler eklendi.

Biliyorum ki ben özel ders ödevlerini de okul ödevleri gibi yetiştiremeyeceğim. Nefes alacak yerim –akciğerle mi başlıyordu solunum sistemi– kalmadı.  En büyük korkum da ödev kontrolü yaparken öğretmenimin yanıma gelip de eksik ödevlerimi görüp hiçbir şey demeden diğer arkadaşıma geçmesi. Evet, yanlış duymadınız. En büyük korkum benden ümidi kesen bakışlar.

Daha ilk iki haftadan başıma bunlar geldi, okul kaç hafta bilmiyorum ama süreç gözümde büyüyor. Aklımda deli sorular ve ben, ceza çekmekle soru çözmenin ayrımına vardığım an sorularımın da sorunlarımın da azalacağına inanıyorum.

 

Mustafa ŞAHAN

Türkçe Öğretmeni

1 Yorum

  1. Sınavlar ne yazık ki yalnızca “bilgi” düzeyinde kalmış öğrenciler yariştirmak üzere kurgulanmış. Yıllardır, böbreğini verecek kadar kendine yakın hissettiği arkadaşını ezeli rakibi yapıveriyoruz çocukların.
    Hayatında 100 soru çözmemiş çocuk test yağmuruna tutuluyor. Sonuç?? Sizce yüksek netler mi başarı???

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.