
Sürdürülebilirlik üzerine çalışırken zamanla önemli bir şeyi fark etmeye başladım: Çocuklar çevreyle ilgili birçok kavramı öğreniyor ama çoğu zaman bu kavramlarla gerçek bir ilişki kuramıyordu. Su döngüsü, karbon döngüsü, iklim, çevre sorunları ya da sürdürülebilirlik… Bunların büyük kısmı öğrenciler için ders içinde öğrenilen bilgiler olarak kalıyordu.
Oysa bir çocuğun yaşadığı çevreyle bağ kurmadan sürdürülebilirliği gerçekten hissedebilmesi mümkün müydü?
Bu soru zamanla sınıf içindeki üretimlerimi de değiştirmeye başladı.
Başlangıçta daha çok STEM A+ temelli çalışmalar yürütüyordum. Gerçek yaşam problemleri üzerinden düşünen, çözüm geliştiren ve üreten öğrenme süreçleri ilgimi çekiyordu. Ancak süreç ilerledikçe şunu fark ettim: Çocukların yalnızca problem çözmesi değil, yaşadıkları sistemlerle ilişki kurabilmesi de gerekiyordu.
Böylece çalışmalarım yavaş yavaş sürdürülebilirlik, gözlem, sistem düşüncesi ve deneyim temelli öğrenme etrafında dönüşmeye başladı.
Bazı çalışmalarda öğrenciler okul yemekhanesindeki yemek atıklarını altmış gün boyunca tartarak bu atıklardan teorik olarak ne kadar biyogaz ve elektrik enerjisi üretilebileceğini hesapladı. Bazı projelerde okul merdivenlerine yerleştirilebilecek piezoelektrik sistemler üzerinden enerji dönüşümünü tartıştılar. Bazılarında ise sürdürülebilir tarım sistemleri üzerine sanal çiftlik modelleri tasarladılar.
Zamanla süreç yalnızca enerji ve teknolojiyle sınırlı kalmadı.
Öğrenciler yaşadıkları çevredeki betonlaşmanın yer altı suyu üzerindeki etkilerini uydu görüntüleri ve grid haritalar üzerinden incelemeye başladı. Cep mikroskoplarıyla gündelik yaşamın görünmeyen detaylarını keşfettiler. Dijital günlükler oluşturarak kendi öğrenme modellerini görünür hale getirdiler.
Bazı çalışmalar ise tamamen hikâyeleştirme üzerinden gelişti.
Ekolojik döngüler karakterlere dönüştü.
Su, karbon ve azot döngüleri dijital hikâyelerin parçası haline geldi. Öğrenciler kısa filmler, dijital kitaplar, oyunlar ve yaratıcı anlatılar üretti.
Bu süreçte şunu fark ettim:
Çocuklar bir sistemi yalnızca öğrendiklerinde değil, onunla ilişki kurduklarında gerçekten düşünmeye başlıyor.
Bir şehir yalnızca binalardan oluşmuyordu.
Atık yalnızca çöp değildi.
Enerji yalnızca bir hesaplama değildi.
Toprak yalnızca üzerinde yürüdüğümüz bir yüzey değildi.
Öğrenciler yavaş yavaş görünmeyen ilişkileri fark etmeye başladı.
Benim için burada önemli olan şey hiçbir zaman yalnızca “proje üretmek” olmadı.
Asıl mesele, çocukların yaşadıkları çevreyi yeniden fark edebilecekleri öğrenme deneyimleri tasarlayabilmekti.
Bu düşünce zamanla “Ekolojik Okuryazarlık Atölyeleri” adını verdiğim disiplinlerarası öğrenme modeline dönüştü.
Çünkü bana göre sürdürülebilirlik yalnızca öğrenilen bir konu değil; ilişki kurulan, hissedilen, sorgulanan ve deneyimlenen bir yaşam pratiği.




