“I AM READY FOR THE CENTURY WITH MY SKILLS” eTwinning PROJEMIZ

eTwinning

Kuruculuğunu Çubukbey Anadolu Lisesi  İngilizce öğretmeni Eda KILIÇ VE  Balıkesir Gülser Mehmet Bolluk Anadolu Lisesi Müdür Yardımcısı Emel SEVER’in üstlendiği ‘I’m Ready for the Century with My Skills’ (Becerilerimle 21. Yüzyıla hazırım) projesinde  21. yüzyılın küresel sorunlarına dikkat çekmek amacıyla Türkiye’nin farklı şehirlerinden ve Bosna-Hersek’ten okullar eTwinning çatısı altında buluştular. Proje kapsamında, bulaşıcı hastalıklara özellikle de COVID-19 hastalığına dikkat çekmek amacıyla bir hikaye yazma etkinliği gerçekleştirdiler.

Her okulun bir bölümünü yazdığı hikayemiz..Keyifli okumalar

Hikayenin İngilizcesi için linke tıklayabilirsiniz.

 

PANDEMİK HESAPLAŞMA

 

Kendime bakıyorum. Ameliyat masasındayım. Soğuk.  Etrafımda birkaç doktor ve hemşire… Sonuna kadar denediler, tüm güçleriyle, bütün ruhlarıyla ama nafile. Yaptıkları her şey için ve bana yardım etmek için aldıkları tüm riskler için, uğraşları için teşekkür etmek istedim onlara ama yapamadım.

Entübe edilmiştim. Zaten hastaneye güç bela gelmiştim ve yardım istiyordum. Evde iken kimse beni kontrole gelmedi, kimse beni dinlemiyordu. Güvenlik güçleri bana sürekli evde kalmam gerektiğini ve herhangi birini kontrole göndermenin mümkün olmadığını söylüyordu. Ben ise sürekli hasta olduğumu, ateşimin çok yüksek olduğunu ve nefes alamadığımı söylüyordum ama ne çare…

Belki onlar da ne yapacaklarını bilmiyorlardı, belki yeterli yatakları, ekipmanları yoktu. Kime yardım edeceklerini seçmek zorunda kalıyorlardı belki. Fakat beni değil…

Aslında tüm kurallara uymuştum, evde kaldım, sadece alışveriş için çıktım. Okul neredeyse bir aydır kapalıydı. Gelecek için ne yapacağımı bilememe me rağmen son birikmişlerimi aldım ve hayatta kalmak için harcamaya başladım. Sadece hayatta kalmak…

Aile doktorum her gün beni arayıp güvende ve sağlıklı olduğumdan emin olmaya çalışıyordu. En azından ben hayatta kalmaya çalışırken o da beni ayakta tutmaya (destek olmaya) çalışıyordu. Sonra durum birden değişti…

 

Nilgün TUNA – Aydın/Çine Mehmet Tuncer Anadolu Lisesi

 

———————————————————————————————————————————————————–

 

Gözlerimi zar zor açtığımda benim içim nefes almak çok zordu. Hastaneye nasıl getirildiğimi bilmiyordum. Etrafımdaki kimseyi tanımıyor ne olup bittiğini anlayamıyordum. Konuşamıyordum bile bildiğim tek şey yanaklarımdan akan gözyaşları idi çünkü zaman zaman bilincimi kaybettiğimden ölüyorum sanıyordum. Hemşirelerin biri sol elimden damar yolu açtıktan sonra birileri beni yoğun bakım bölümüne götürdü. Ardından beni solunum cihazına bağladılar, kendimi çok çaresiz hissettim. Hastane çok kalabalıktı ve hastaların hepsi Korona virüsten rahatsızdı. Bu çok büyük bir problemdi çünkü virüs çok bulaşıcı idi. Birkaç gündür hastanenin bir odasında tek başınayım. Oysa birçok arkadaşım ve birçok akrabam var ama hiçbiri hastalığım yüzünden tecrit altında tutulduğum için beni ziyarete gelemedi. Daha önce hiç bu kadar kendimi yalnız ve çaresiz hissetmemiştim. Bu yüzden de ağlamaktan ve kısa sürede iyileşmek için Allah’a dua etmekten başka bir şey yapamıyordum. Her neyse bu arada içeriye birkaç doktor ve hemşire girip çıkıyordu. Onlara durumumla ilgili sorular soruyordum ama hepsi nafile. Umutlarımı hiç kaybetmedim çünkü iyi bir şey olacağını, iyileşeceğimi biliyordum. Hastanedeki dördüncü günümdü ve durumumla ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Sadece güzel gelişmeler olsun diye bekliyordum. Yatağımda yatarken bir doktor içeri girdi ona da yine umutsuzca ama ısrarla durumumla ilgili benzer sorular sordum çünkü hiç kimsenin sorularıma cevap vermesini beklemiyordum.

 

Murat PEKTAŞ  – Nevşehir Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi

 

———————————————————————————————————————————————————–

 

Ama o yine de elini başıma koyarak:

-Lütfen sakin olun gücünüzü harcamayın, size bir ağrı kesici yaptım. Rahat bir şekilde uyumanızı sağlayacak, dedi. Evet haklıydı, yarım saat sonra gözlerim ağırlaşmaya başladı. Kendime geldiğimde büyük karanlık bir odadaydım. Oda soğuktu. Birden tepede bir ışık belirdi cılız, soluk bir ışık. Altında ise otuz beşlerinde bir adam sedyede yatıyordu.

-Hoş geldin, dedi ağır ağır kalkarak. Korkutmuştu beni.

-Korkma, yüzleş dedi. İnsanlığın kendini akrepler gibi sokarak öldürdüğüne şahit ol. Düzeni bozarak düzensizlikle var olma çabalarını gülerek izle.

-Ben 1346’da 35 yaşında bir Osmanlı askeri idim. Orhan Gazi’nin ordusunda Rumeli’ye seferler düzenliyorduk. Dünya’ya bir salgın hastalık musallat oldu. Adı Kara Veba. Asya’nın güneybatısında başladı ve tüm dünyayı sardı. Nasıl mı? Tüccarlar ve askerler başlıca taşıyıcılardı. 50 milyonu aşkın insan hayatını kaybetti.

-Allah’ım ben neredeyim derken, tepede bir ışık daha belirdi; cılız, soluk bir ışık.

Işığın altında sedyede oturan bir kız çocuğu. Daha on dört yaşında sarı bukle bukle saçları var.

-Ben Juli, bir Alman’ım. Küçük bir çiftlikte beş kardeşten en küçüğü idim. Annemi, babamı ve tüm kardeşlerimi 1880′ de Almanya ve Hindistan’ı etkisi altına alan Kolera’ dan kaybettim. Salgın hastalığa açlık ve bakımsızlık eklenince ben de onları takip ettim.

Daha çok küçük diye düşünürken bir ışık daha belirdi. Cılız, soluk bir ışık… Işığın altında ise yirmi beşlerinde bir kadın…

-Ben İspanyol Gribinden öldüm. Korkunç günlerdi. Hastalık 1. Dünya Savaşı yıllarında tüm dünyayı sardı. Askerler ve tüccarlar oradan oraya taşıdı tüm virüsü.

-Sen İspanyol olmalısın o zaman dedim.

-Hayır, güldürme beni ben Osmanlıyım; Zarife adım. Virüs İspanya’dan yayılmadı aslında, savaş nedeni ile tek sansürsüz basın İspanya ‘da olduğu için bütün haberleri oradan alıyorduk. Hastalığın adı oradan kaldı.

Bir ışık daha cılız ve soluk.  Işığın altında ise ellilerinde bir adam…

-Merhaba ben Sam, 2010’da 50 yaşında idim. Amerikalıyım. 1960 ‘larda ortaya çıkan Hiv virüsüne yakalandım. Aids de diyorlar.940 bin kişi öldü bu hastalıktan ve hala dünyada 1.8 milyon Hivli dolanmakta. Dünyanın doğal dengesi bozuldu. İnsanların hırsları telafisi olmayan dünya sorunları ortaya çıkarttı. İnsanlık bencilliği bırakmalı; paylaşmayı, yardımlaşmayı, üretmeyi ve sevmeyi öğrenmeli. Dünya biz olmadan yaşayabilir. Peki ya biz?

En son cümle kulaklarımda çınlamaya başladı. Anlamıştım sıra bana gelmişti. Bir ışık belirdi tepede; soğuk ve cılız. Sonra ışık gitgide şiddetlenmeye başladı ve bir ses eşlik etti.

-Uyanın lütfen ilaç saatiniz geldi.

 

Emel SEVER – Balıkesir Gülser-Mehmet Bolluk Anadolu Lisesi

 

———————————————————————————————————————————————————–

 

 

Gözlerimi açıp karşımda hemşireyi gördüğümde ilk sorduğum şey tarih olmuştu. Terden sırılsıklam olmuştum. Gördüklerimin hepsi bir rüya mıydı? Yoksa artık aklımı mı yitirmeye başlamıştım? Çok bunalmıştım. Bu durum her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Her nefes alışım bir ızdıraptı, hatta öyle bir ızdıraptı ki ölümü bile kurtuluş olarak görmeye başlamıştım. Sağlık çalışanlarının ellerinden geleni yapmaya çalıştıklarını çok net görebiliyorum fakat…

Kendimi çok umutsuz ve çaresiz hissediyordum. Beni kurtarmak için doktorların ve hemşirelerin kendi hayatlarını tehlikeye attıklarını görünce, kalbimi suçluluk duygusu kaplıyordu. Bu hastane odasında geçirdiğim beş gün fazlasıyla zordu benim için. Günlerim duvardaki tabloyu sabahtan akşama kadar izleyerek geçiyordu. O gün hemşire ilaçlarımı verdikten sonra artık buna dayanamayacağımı düşünerek bir kalem ve kağıt istedim. Bu süreçte hayatımda hiç olmadığı kadar çok düşünme fırsatım olmuştu ve bu düşüncelerimin sonunda aslında korktuğum şeyin ölüm olmadığını fark ettim.

Asıl korkum:

Yapmak istediklerimi yapamadan ölmekti; sevdiklerime son bir kez bile sarılamadan… Belki de hayallerimi gerçekleştiremeyeceğim gerçeğiyle yüzleşmek zor gelmişti ve hatalarımı telafi etme şansımın olamayabileceği gerçeği…

Düzeltmem gereken o kadar çok hatam ve özür dilemem gereken o kadar çok kişi vardı ki. Peki ya pişmanlıklarım? Hepsi adeta bir film şeridi gibi gözlerimin önünden akıp gidiyordu.

Ve hayatımda ilk defa; hayatın bu kadar kısa, ölümün bu kadar ani ve insanın bu kadar acımasız olduğunu anladım.

İlk defa pişman olmanın bir fayda sağlamadığını ve vicdanının seni hasta yatağında bile olsa rahat bırakmadığını gördüm.

Fazlasıyla acı veren bir duyguyla da olsa olgunlaştığımı hissediyordum.

Yıpranmıştım, yorulmuştum. Arada kendime gülüp “Daha yolun başında böyleysen sen çok yaşamazsın.” diyordum.

Ama yaşamak istiyordum,  ölmekten korktuğum için değil. Arkamda bırakacağım sevdiklerim için, yıllardır kurduğum hayallerim için, çabaladığım geleceğim için, telafi etmem gereken hatalarım için.  Ben ve benim gibi olan tüm hastalara umut olmak için… Gece gündüz uğraşan sağlık çalışanları için. Her ne kadar çok zor olsa da sonuna kadar savaşmam gerektiğini bildiğim için…

Buradan bakınca yaşamak için aslında ne kadar çok sebebim olduğunu anlamıştım. Hemşirelerin getirdiği kağıt ve kalemi alarak laboratuvarda birlikte çalıştığımız arkadaşım Deniz’e yazmaya başladım.

 

Lale Güzide ALGEDİK – Kayseri Selçuklu Anadolu Lisesi

 

———————————————————————————————————————————————————–

 

 

Canım Arkadaşım;

Hastane yatağımdan bu mesajı sana yazıyorum, bunu her kiminle okuyorsan, bilin ki hayatım için savaş veriyorum.  Bildiğin gibi, işe gidip gelirken korona virüse yakalandım.  Dikkatsiz ya da tedbirsiz değildim, fakat günlük işlerime devam etmek zorundaydım. Hiç kimse bana kendimi güvende hissedip hissetmediğimi sormadı, çoğumuzun uygun maskeleri ve eldivenleri bile yoktu ve bu durum çok hızlı bir şekilde ilerledi. Daha tam olarak ne olup bittiğini bile anlayamadan, COVID-19 testi yapılıyordu ve maalesef sonuç pozitifti. Bu yüzden şu anda buradayım ve içimi sana döküyorum.  Nedenini merak edebilirsin, sana nedenini söyleyeceğim. Güvende kalmanızı, hükümetimizin emirlerini yerine getirmenizi istiyorum, böylece kendinizi ve sevdiklerinizi koruyabilirsiniz.  Her ne kadar bu süreç zorlu gibi görünse de, ben ve benim gibi enfekte olmuş diğer insanlara inanın. Şu anda çok kötü durumdayız.  Hayatlarımız tehlikede ancak bunu değiştirmek için yapabileceğimiz çok şey var.  Kendinize iyi bakın ve etrafınızdaki insanları düşünün. Birilerinin çalışması lazım çare bulması lazım, Deniz lütfen laboratuvarda sabahla ve bize ışık ol.

 

Jasmina Pezo – Bosna Hersek SrednjoškolskicentarHadzići

 

———————————————————————————————————————————————————–

 

 

Henüz 27 yaşındayım. Lisansüstü eğitimimi tamamladığım üniversitede araştırma görevlisiyim. Geçtiğimiz ay, hani şu her şeyin yolunda olduğu zamanlarda doktora başvurusunda bulunduğum yurt dışındaki bir üniversiteden burs kazandım. Bilimsel araştırmalar yapan bir moleküler biyoloğum ben. Bu yaşıma gelene kadar ne kadar çok çalıştım. Araştırmalarımı en iyi şekilde yapabilmek için laboratuvarlarda sabahladım. Şimdi de laboratuvar ortamında hazırlanıldığı düşünülen bir virüs sayesinde günlerdir yatıyorum.  Ne kadar da ironik. Belki de ilerleyen günlerde çalışmalarıma ilham olacak şeyler yaşıyorumdur. Tüm dünyayı etkileyen bu virüs eğer özellikle üretildiyse,  bu tam olarak bir insanlık suçu. Atom bombasının icadı sırasında da bilim, kitleleri imha etmek için kullanılmıştı. Umarım bu düşündüğüm şey değildir.

Kafam bir balonun içinde ve ben,  yer çekimsiz bir ortamdaki astronotun yaşadığı geri dönebilecek miyim kaygısını yaşıyorum. “Yaşadığımız an’ın değerini bilin.”  sözünü hatırlıyorum. Şu anda yaşamam gereken duygu neydi gerçekten bilemiyorum. Yaşadığım an,  değeri bilinecek bir an değildi eğer yaşarsam bundan sonraki hayatımda her anın değerini bileceğime söz veriyorum. Farkındalığımın artması için böyle bir durum yaşamam beni kahrediyor. Hayat tecrübelerden ibaret; bunu ben de yaşıyorum. Yakın zamanda kanserden hayatını kaybeden teyzemi düşünüyorum. O benim için gerçekten anne yarısıydı. Hiç çocuğu yoktu ve birbirimizi çok seviyorduk. Doktor az zamanı kaldığını söylediğinde tüm vaktimi onunla geçirmeye harcamıştım. Şimdi ise ne kadar zamanım kaldı bilmiyorum. Bilsem de son anımda yanımda sevdiğim kimse olmayacak.  Düşündükçe sinirlerime hakim olamıyordum

-Heeey! Ailemi istiyorum, neredesiniz? Kimse yok mu? Ya virüsü aileme de taşıdıysam ve onlar da şimdi zor zamanlar geçiriyorlarsa?

Tüm gücümle bağırdım. Üzerimdeki serum ve kabloları sökmeye çalıştım. Başıma toplanan hemşireler benim kollarımdan tuttular ve beni sakinleştirmeye çalıştılar. Sanırım yine beni uyutacaklar.

Bugün yüzüstü uyandım. Daha rahat hava giriyormuş ciğerlere. Bunu oldukça tuhaf buldum doğrusu. Sesimi duyup gelen altı kişi beni yüz üstü çevirmeyi başardılar. Bağlı olduğumuz vantilatörlerden gelen alarmlardan ex hastaları ayırt etmeye başladım hastanede geçirdiğim süre zarfında. Bir süredir yanımda yatan hastanın yerinde olmadığını gördüm. Sesini duymamış olmalıyım. Bunu fark ettiğim anda bir doktorla göz göze geldik. Gözyaşlarımı tutamıyordum. Bilmek istiyordum.

-Bana ne zaman iyileşeceğimi söyleyin artık! Sıra bana mı geliyor? Umuda ihtiyacım var!

Doktorum sakin bir sesle konuşmaya başladı. Beni avutacağını düşünürken tedaviye cevap vermediğimi çünkü taşıdığım virüsün mutasyona uğradığını söyledi. Yeni bir ilaç deneyeceklermiş üzerimde. İşte o an kendi cehennemimi yaşamaya başladım.

 

Ezgi AKBUDAK – İstanbul/Bakırköy Gürlek-Nakipoğlu Anadolu Lisesi

 

———————————————————————————————————————————————————–

 

 

Ben gidince neler değişecekti acaba hayatımda? Ailem nasıl etkilenecekti bundan? Kız kardeşim Duru daha çok küçüktü. Beni hatırlayacak mıydı? Babam artık kime şampiyon diyecekti? Annem bir daha ne zaman Duru’yu görse beni hatırlayacak mıydı acaba? İnanın bana eğer ölmek üzere olduğunuzu düşünüyorsanız kendinizi birinin hafızasından silebiliyor olmayı dilerdiniz. Ben diliyorum ama her şey için çok geç. Ailem, sevdiklerim… Onları yarı yolda bırakmak istemiyorum. Önümde güzel ve açık bir hayat, bir gelecek görmek istiyorum. Oysa uzun zamandır görebildiğim tek şey bu duvarlar. Onlar da üstüme üstüme geliyorlar. Bu durum ne kadar sürecek, buradan ne zaman çıkacağım ya da çıkabilecek miyim bilmiyorum ama bitkin düşene kadar yazıyorum. Her şeyi… Doğup ölümün pençesinden nasıl kurtulduğumu; ilk kez birini sevdiğimi, ailemi, eğitimimi, buraya nasıl geldiğimi, pişmanlıklarımı… Hepsini yazacağım. O gün gelene kadar. En çok da Duru’yu.  Duru’mu… İlk kucağıma aldığım, ilk bana gülümsediği, elimi tuttuğu günü… Daha önümüzde uzun yıllar olsun istiyorum. Onun yürüdüğünü konuştuğunu görmek. Belki buradan çıkarsam beni tanıyamaz diye korkuyorum ama en azından içimde ufak da olsa bir umut var. Hayatımda başarılı bir yere gelmek, evlenmek, anne olmak istiyorum. Böyle ölmek istemiyorum. Yorulunca kalemi bırakıyorum. Biraz gözlerimi dinlendirdikten sonra içeriye hemşirelerden biri geliyor. Yemek vaktim gelmiş. Acıkmıyorum çünkü yediğim hiçbir şeyden tat alamıyorum. Ben tekrar doya doya annemin yemeklerini yemek istiyorum. Mümkün mü bilmiyorum. Hemşire genel durumumu ve serumu kontrol ederken ona seslendim. Usulca sordum:

”Biliyorum şu an için olası iki ihtimal var önümde ama olur da kurtulamazsam…”

Başucumdaki defteri gösterip devam ediyorum.

“Bunu sevdiklerime verir misin?”

Bir an donup kalıyor, hıçkırıklara boğuluyorum. Kafasını sallayıp odadan hızlıca çıkıyor. Başucumdaki deftere bakıyorum. ”Sana yazacağım. Her şeyi… Sevinçlerimi, üzüntülerimi, pişmanlıklarımı… Sana yazacağım özürlerimi.”

 

Türkan ZORCAN – Balıkesir Gülser-Mehmet Bolluk Anadolu Lisesi

 

———————————————————————————————————————————————————–

 

 

Bugüne kadar hayatımda neler yaşamıştım? Kimleri incitmiş, kimlere zarar vermiştim? Aileme yararlı bir insan olabilmiş miydim? Peki ya yaşadığım dünyaya ne gibi katkılarım olmuştu? Ben bir biyoloğum. Peki işimde neler yapmıştım? Günlerce belki aylarca uğraşmıştım bu mesleğe gelebilmek için. Bu konuma gelmek için mi onca yıl laboratuvarlarda sabahlamıştım? Bunca emek bunca zaman boşuna mı okumuştum?

Hayır! Bunca zaman boşuna emek vermemiştim. Bu konuma gelirken birçok zorlukla karşılaşmıştım ama hiçbir zorluk beni yıldırmaya yetmemişti. Ben pes etmemiştim. Ve bu hastalığın beni yenmesine izin vermeyeceğim. Pes etmeyeceğim.

Evet pes etmeyeceğim. “Peki ya ne yapacağım? ” diye düşünürken içeri hemşirelerden biri girdi. Yemek zamanım gelmişti. Yemeğimi masama koydu. O anda aklıma bir fikir gelmişti. Hemşireye sordum:

– Bana Korona virüsle ilgili güncel haberlerden bahsedebilir misin?

O da “Peki bahsedeyim.” dedi.

– Türkiye ‘de 30 Nisan 2020 itibariyle toplam test sayısı bir milyonu, toplam vaka sayısı yüz yirmi bini, ölen vatandaşlarımızın sayısı üç bini, toplam iyileşen hasta sayımız ise kırk sekiz bini geçti. Plazma tedavisi uygulanmakta. Plazma tedavisi iyileşen hastalardan alınan kanların yaralı antikorlarının rahatsız olan hastalara nakledilmesi işlemi. Dünyada ise vaka sayısı üç milyonu geçti. Toplam ölüm sayısı ise iki yüz otuz bin civarında.

“Beni bilgilendirdiğin için teşekkür ederim. Ben bir biyoloğum ve ben de bir şeyler yapmak istiyorum. Bu konuda bilgi sahibi olan birileriyle konuşabilir miyim? ”

Hemşire “Peki, yardımcı olmaya çalışacağım.” dedi ve odadan çıktı.

Birkaç dakika sonra odanın kapısı açıldı ve içeri kendi doktorum ve bir arkadaşı girdi.

– Merhaba bugün nasılsınız?

-Biraz daha iyiyim ve sizlere yardım edebilirsem daha da iyi olacağım.

-Nasıl yani?

-Ben bir biyoloğum ve hayatım boyunca pes etmedim ve şimdi de pes etmeyeceğim. Az önce hemşire hanım bana güncel haberlerden bahsetti. Plazma tedavisi uygulanmaktaymış. Ben de bu çalışmaların içinde yer almak istiyorum.

– Tabii ki de senin bilgilerinden faydalanmak istiyoruz ama bunu yaparken seni ve diğer insanları tehlikeye atmak istemiyoruz. Neler yapabiliriz biraz düşünelim. Tekrar bilgilendirmek için geleceğiz.

 

Sümeyra USTA – Balıkesir Gülser-Mehmet Bolluk Anadolu Lisesi

 

———————————————————————————————————————————————————–

 

 

”Ne yapabilirim, ne yapabilirim?” diye sayıklayarak uyandım yine uykumdan. Annem yatağımın başındaydı uyandığımda.

Annem; ”Daha ne yapacaksın, salgın başladığından beri laboratuvardasın, binlerce insandan alınmış burun, ağız salgılarının içinde binlerce virüsle aynı ortamdasın hala neden kendine bu kadar yükleniyorsun, bir aydır aynı rüya, seni yoruyor artık! ”’

Covid-19 testinin yapılacağı laboratuvarlarda çalışmam için teklif geldiğinde hiç düşünmeden kabul etmiştim bunca yıl aldığım eğitim, verdiğim emek toplum için karşılık bulacaktı. Çalışma ortamında bulunan Moleküler Genetik uzmanı, Genetik Mühendisleri, Biyologla, Mikrobiyoloji uzmanları, Biyokimya uzmanları gibi daha birçok faklı alanda uzman, binlerce virüsle aynı laboratuvarda bu savaşta canhıraş çalışıyorduk. Beni üzen hala toplumun bizi fark edememesiydi, sanırım o yüzden her gün aynı rüya aynı sayıklamalarla uyanıyorum.

Laboratuvara gitmeden önce havada güzel olunca annem kahvaltı masasını balkona hazırlamış.Evethava güzel. Hava kirliliği üzerine yapılan araştırmalar,  karantina ve sokağa çıkma kısıtlamalarının uygulanması ile dünya kentlerinde hava kirliliğinin %60 ‘lara varan oranda azaldığını söylüyor. Ciğerlerimizi mahveden bu virüs, “dünyaya nefes aldırttı adeta, bu nasıl bir çelişki böyle! Her gün okuduğum haberler doğayı ne kadar istismar ettiğimizi, diğer canlıların yaşam alanlarını nasıl işgal ettiğimizi tokat gibi vuruyor yüzüme. Bizleri evlere kapatan bu virüs diğer canlılara özgürlük getirdi sanki. Deniz kirliliği ve taşıt trafiği azalınca İstanbul Boğazı’nda nadir olarak görülen yunusların sayısı da arttı, binlerce turisti ağırlayan Venedik’ te su kanallarında yapılan taşımacılık durdu, su kanalları temizlenince balıklar ve diğer birçok deniz canlısı kanallara geri döndü. Marmaris’e yabani domuz sürüleri, Fransa ‘da geyikler, en ilginci de CapeTown ‘da penguenler şehrin sokaklarında gezintiye çıktı.

Kendi kendime düşünürken annem:

“Gökyüzü ne kadar parlak, bu sessizlik tüm stresimi alıyor, ne kadar çok kuş varmış bizim burada ” dedi. Evet anne doğa bize kontrol bende, sizde değil diyor.

Anne biliyor musun doğanın kendi kendini temizleme özelliği var. Akarsu, hava gibi kaynaklar kirlendikten sonra ekosistemde bulunan canlılar tarafından temizlenebilir ama biz ekosistemin kendini onarma hızından yirmi kat daha hızlı tükettiğimiz için doğaya fırsat vermedik.

Annem:

“Bırak artık tüm insanlığı suçlamayı, Çin’de insanların farklı yemek alışkanlıklarından kaynaklı işte tüm bu salgının nedeni” dedi. Anne beni iyi dinle, belki biraz haklısın ama hepimiz biraz da olsa salgınların ortaya çıkmasına neden olurduk.

Doğada çoğu canlı çeşitli virüs, bakteri, parazit gibi patojenler barındırır. Bunların çoğu da insanlar tarafından henüz bilinmiyor. Yapılan bir araştırma sonucuna göre son 80 yıldır bulaşıcı hastalıkların  %60’ının hayvanlardan insanlara geçtiği ortaya kondu. Yine aynı araştırmada bu hastalıkların da % 71,8’inin yaban hayvanlarından yayıldığı ifade ediliyor. Bu hastalıkların arasında son 20-30 yıl içinde duyduğumuz AIDS, Ebola, SARS, Batı Nil virüsü, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, kuş gribi, domuz gribi gibi virüs kaynaklı hastalıklar bulunuyor. Artık kontrol altına alınan veba, kuduz, tifo, tifüs,  çiçek, tüberküloz, kızamık, brusella,salmonella gibi hastalıklar da hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıklar.

Bizler doğal ekosistemlere ulaşımı kolaylaştıran yolları bularak avcılığı, yabani hayvan ticaretini kolaylaştırdık.

Arazilerini kullanmak için sazlık, bataklık gibi sulak alanları kurutup vahşi su kuşlarında bulunan kuş gribi virüsünün, kuşların kendine farklı yaşam alanı bulmak için göç etmesi nedeni ile geniş alanlara yayılmasını sağladık.

Yeni mobilyalar, tarım arazileri ve kentleşme için ormanlık alanları yok ettik, tükettik. Kaç yaban hayvanının habitatını bozduk. Bu tahribatlar beraberinde iklim değişikliğini arttırıcı yönde etki etti.  Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) iklim değişikliğine bağlı olarak yaşanabilecek kuraklık ve su kıtlığı ya da sel ve taşkınlarla birlikte kirli sularla bulaşan kolera, dermatit, salmonella gibi hastalıkların da artacağı öngörüyor. Peki, Covid-19 da el yıkamanın ne kadar önemli olduğu anlatılıyor, ancak içme suyunu bile bulmakta zorlanan ülkelerin hijyeni nasıl sağlayacakları anlatılmıyor. Bu durum salgının hızla yayılmasına neden olacak.

Karbondioksit salınımının azaltılması için ülkeler arası onca sözleşme, çevre örgütlerinin insanların bireysel olarak yapabilecekleri önlemler için onca bilgilendirme yapılırken yine bencil davrandık. Televizyon prizini çekmek bile zor geldi ve bugün küresel ısınma sonucunda kazanan sivrisinekler oldu. Kış sıcaklıklarının artması ve kışların daha ılık geçmesi, sivrisineklerin hayatta kalmasına imkân verdi. Artan ortalama sıcaklıklar sivrisineklerin yıl boyunca aktif olmasını ve hastalıkları yaymaya devam etmesini sağladı. Sıcaklık sivrisineklerin üremesini de hızlandırıyor. Her yıl milyonlarca insan, sivrisineklerin yaydığı sıtma, Deng humması, Zika, sarıhumma gibi birçok hastalık sebebiyle hayatını kaybediyor. Genellikle tropikal bölgelerde yayılan sivrisinek kaynaklı hastalıklar, küresel ısınma ile birlikte artık ılıman iklimlere doğru da yayılıyor. En son örneğini Brezilya’ da görülen Zika virüsünün neden olduğu salgında gördük.

Sibirya’da yapılan bir araştırmada donmuş topraklarda 30 bin yıl önceden kalan 2 virüsü teşhis eden bilim insanları bu virüslerin bulaşıcılıklarını halen koruyor olmasının, küresel ısınmanın sonuçları bağlamında endişe yaratıcı olduğunu ifade ediyorlar.

Doğal yaşam alanlarının tahribatını önlemezsek ve iklim değişikliğini durdurmazsak daha pek çok hastalık bizi bekliyor. İnsanlara doğa ile uyumlu olmayı, tek evimiz olan gezegenimize birlikte sahip çıkmamız gerektiğini, doğanın hakimi değil parçası olduğumuzu nasıl anlatmalıyız anne.

 

Özlem TAŞ GİRGİN – Balıkesir Gülser-Mehmet Bolluk Anadolu Lisesi

 

———————————————————————————————————————————————————–

 

 

Aniden çalan telefonun sesi ile irkildim. Arayan Deniz’di.

Bilge çabuk hazırlan ve laboratuvara gel çok ilginç şeyler oluyor, dedi. Giyinmemle evden çıkmam bir oldu. Yolda ağızları maskeli insanları görünce rüyam aklıma geldi. Allah’ım tedbir almakta ne kadar da haklılar, diye geçirdim aklımdan.

Laboratuvara geldiğimde kapıda birçok araba gördüm. Meraklandım. İçeri girdiğimde gördüğüm manzara beni duraklattı. Askeri doktorlar bir bölümde, üniversitedeki bilim insanları diğer bölümde, biyologlar başka alanda laborantlar tüm bölümler arasında bilgisayarların başında bir grup, mikroskopların başında ayrı bir grup… Aslında isteyince nasıl da birlik olabildiğimizin resmiydi bu. Dayanışma idi. İnsanlık için, tüm dünya için. Aralarına karışıp çalışmaya başlamalıydım ama gördüğüm manzaradan da kendimi alamıyordum.

21.yüzyıla gelinceye kadar insanlık dünyada birçok sorunun yaşanmasına neden olmuştu. Dünyayı tüketemeyeceğimizi sanmıştık. Yanıldığımızı çok acı öğrendik. Ancak gerek bu ülkedeki gerekse dünyadaki bu dayanışma manzaraları insanlığın daha yapacak çok şeyi olduğunu öğretti bize. Sorunların uluslararası işbirliği ile çözülebileceğini, iletişimi, disiplinlerarası yaklaşımı, bilgiyi analiz etmeyi, dünyadaki değişiklikleri takip etmeyi ve kendi kültürleri ile sentezleyebilmeyi ve dünyaya açılan bireyler olmayı yenilikçi ve yaratıcı olmayı, eleştirel olmayı ve en önemlisi problem çözmeyi öğretti.

Virüs mü o da çok şey öğretti; sağlığın paradan kıymetli olduğunu, zengin ile fakirin eşit olduğunu ikisinin de sadece tek bir can taşıdığını, sarılmanın, dokunmanın sevgiyi göstermedeki önemini, hayvanat bahçesindeki kapalı kalan hayvanların neler hissettiğini, sosyalleşmenin hayatımızdaki önemini, tüketimimizi en aza indirgeyerek de yaşayabileceğimizi ve aslında akıl sahibi insanın aklından  daha güçlü hiçbir şeyinin olmadığını öğretti.

Şimdi ne yapacağımı merak ediyorsunuz değil mi? Neler olacak? Ben de merak ediyorum ama bekleyerek değil, sorunları çözerek, bilgimi ve gücümü yani aklımı kullanarak…Beni bekleyen bir grup bilim insanı var onlara katılmalıyım.

 

Eda KILIÇ – Elazığ Çubukbey Anadolu Lisesi

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
lütfen isminizi buraya girin