Öğretmenin Vedası

Ahmet Hamdi YILMAZ anısına…

Özel hayatları çok bilinmez öğretmenin. Ne yiyip ne içer, nerde yaşar, kimseler bilmez, merak da etmez. Öğretmen hep işi ile gündemdedir. Okulu ile, öğrencisi ile bilinir. Okulu kadar, öğrencisi kadar öğretmendir, onlar küçüldükçe büyür öğretmen.

Hep mütevazıdır öğretmen. Oturduğu ev, bindiği araba, giydiği ayakkabı… Herkesinkine benzer. Herkes gibidir öğretmen. Herkestir öğretmen. Annedir, babadır, yârdir, yoldaştır, arkadaştır.

Bir tek vedası farklıdır öğretmenin. O herkes gibi veda etmez. Ölümü bir temsildir, törendir. Yıkanır, temizlenir, giydirilir…

Haberi çabuk duyulur, çabuk yayılır. Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma ölmez öğretmen ölünce. Ateş yalnız bir ocağa düşmez. Koca bir  “eğitim camiası yasta”dır artık, bir süreliğine. Öğretmen son kez temsil eder devletini kendi cenaze töreninde. Farklı olur bu törenler. Mesela normalde protokolde hep arkalardadır öğretmen. Ama bu gün değil. Bu gün en babalarının bile önüne geçer. Herkes ayakta iken o yatıp uzanmıştır.

Bir ömür boyu sınıfında devletini beklemiştir öğretmen. Devletinin geleceğini, ideallerini, hayallerini… Şimdi otuz dakika da olsa bekleme sırası devlettedir. Çalışan ya da emekli fark etmez. İlk ve son kez başrolde olur öğretmen, en önde olur öğretmen, el üstünde, baş üstünde tutulur öğretmen. Ders zili ile değil de bu kez tekbirlerle gider görevine öğretmen…

Öğretmenin cenazesinde tüm aile, uzak yakın akrabalar bahanesiz ordadır. Çünkü başı dik yaşamıştır öğretmen. Vereceği kalmamıştır kimseye. Alacağını da aramaz zaten. Bir gurur günüdür onlar için. Ailesine de öğretmiştir öğretmen. Başı dik olmayı, mahzunken de metanetli durmayı.

Herkesi şaşırtan ağır bir misafiri olur öğretmen cenazelerinin. Cenaze sonrasında konuşulur, “falanca bile gelmişti” diye, “meğer öğrencisiymiş” derler. Onu o yapan, elinden tutanıdır, okutanıdır öğretmen. Öğretmen bu ya, iltifat beklemez! “Ben okuttum, ben yetiştirdim” diye böbürlenmez. Karpuzun bile festivali olur, çiftçiler en iyi karpuzları ile gelir “ben yetiştirdim” derler. Öğretmenin böyle bir derdi olmaz. O daha sınıfa girdiği ilk günde toplamıştır tüm ödülleri. Yeter ki bir harf öğren, kırk yıl kölen olurum diyendir öğretmen.

Her yaştan katılan vardır öğretmenin vedasına. Küçükten büyüğe, kuşak kuşak… Birbirlerine bakarlar, birbirlerini ararlar. İlk öğrencileri ağabeylik eder son öğrencilerine. Emanettir onlar. Öğretmenin emanetidir. Ve onların sırası gelmiştir şimdi. Herkes bilir bunu, çekilir bir kenara… Bir zamanların kalem tutamayan minik elleri, sırtlar öğretmeni. Yakışanı da budur. Omuzlarına binen yükten şeref duyarlar onlar. Yol boyu teşekkür fısıldar, helallik isterler. Çoktan helal etmiştir hakkını öğretmen, bilmezler.

Ölünce de bitmez görevi öğretmenin. Üzerine dökülen toprağı da yeşertmeli, çiçekler açtırmalıdır. O böyle alışmıştır.

Öğretmenin ölümü bir son değildir. O sonsuzluğa uzanan zincirin ilk halkasıdır. Nicesini eklemiştir bu zincire. Onun mirasının ne zaman ortaya çıkacağı bilinmez. Öyle ki Akşemseddin’in verdiği bir ders yıllar sonra Konstantin’in surlarını delip geçebiliyor, Mardin Savur’da sınıfında deney yapan bir öğretmen ülkeye Nobel’i getirebiliyor ya da Şemsi Efendi’nin sarı saçlarını okşadığı bir çocuk bir millete zafer kazandırabiliyor.

Öğretmen ölüyor, öğretmenliği ise hep yaşıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.