1923-1950 Yılları Arasında Milli Mimarlıktan Modern Mimarlığa Ve Modern Mimarlıktan Milli Mimarlığa Geçiş

Yıllar içinde meydana gelen değişikliklerle beraber 1923 ile 1950 yılları arasında önce milli mimari anlayıştan modern mimari anlayışa geçiş yapılmış, ardından modern mimari anlayıştan milli mimari anlayışa dönüş yapılmıştır. Cumhuriyet’in ilanıyla mimari bağlamda meydana gelen değişimler yoğun olarak rejim değişikliği temellidir. Öncelikle Cumhuriyet rejimine verilen tepkiler, çelişkiler; sonrasında da dönemin yaygın mimarlık anlayışları, politik ilişkiler, ekonomik durum vs. mimarlık uygulamalarının seyrini değiştirmiştir.

Resim 1. II. Vakıf Hanı

Resim 2. Büyük Postane Binası

1908 ile 1930 yılları arasında hâkim olan I. Ulusal Mimarlık Akımı etkisiyle inşa edilen yapılarda Osmanlı Mimarisi yoğun olarak görülmektedir. Akım her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında başlamış olsa da en yoğun ürün verdiği dönem Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra olmuştur. Cumhuriyetle beraber tarih, geçmiş, gelenek bilinci güçlenmiştir. Üslubun amacı da Türk milli tarzını mimari temellere dayandırarak yeniden tanımlamaktır. Milliyetçilik kavramının vurgulanması hedeflenmiş olsa bile yapılarda Osmanlı mimarisine has ögeler ve süslemeler sıkça kullanılmıştır. Bina örtüsü olarak kubbenin tercih edilmesi, pencere üstlerinde görülen kemerler ve cephede yerel malzeme kullanımıyla geleneğe vurgu yapılmak istense de bu dönemde inşa edilen binalar geçmişin kopyası olmaktan kurtulamamışlardır. Bu akımın Osmanlı Canlandırmacılığı adıyla anıldığı da olmuştur. I. Ulusal Mimarlık Akımı’nın en önemli temsilcileri olarak Mimar Kemaleddin, Vedat Tek, Arif Hikmet Koyunoğlu örnek verilebilir. Bu mimarların yapmış olduğu önemli yapılara da Vedat Tek’in Büyük Postane Binası (1905-1909), Arif Hikmet Koyunoğlu’nun Ankara Etnografya Müzesi (1925-1928), Mimar Kemaleddin Bey’in II. Vakıf Hanı (1928-1930) örnek verilebilir. Türk mimarlar dışında yabancı mimarların da adının geçtiği bu dönemde Giulio Mongeri tarafından yapılan Ziraat Bankası Genel Müdürlük Binası önemli yapılar arasındadır.

Resim 3. Ankara Etnografya Müzesi

Dönem yapılarından Ankara Etnografya Müzesi’ni incelediğimizde dönemi anlayabilmek daha kolay olmaktadır. Halkevi binasının yanında yer alan bina 1925 ile 1928 yılları arasında Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından tasarlanmıştır. Bina dikdörtgen planlı ve tek kubbelidir. Yapının taş duvarları küfeki taşı ile kaplanmıştır. Alınlık kısmı mermer olup üzerleri oyma süslüdür. Merdivenlerden sonra ulaşılan girişte revak düzenlemesi görülmektedir. Taş ve mermer kullanımı yerel malzemenin, revak düzenlemesi ve kubbe ögesi de Osmanlı’nın simgeleri olup dönemin geçmişi kopyaladığını göstermektedir. I. Ulusal Mimarlık Akımı son zamanlarında sıklıkla olumsuz eleştiriler almaya başlamıştır. Bu akıma yönelik en yaygın eleştirilerin başında teknolojiye ayak uyduramaması; seçmeci ve biçimsel bir akım olması gösterilir.

1930 yıllarından sonra inşa edilen yapılarda öncesine göre modern kavramının daha net somutlaştırılabildiği görülmektedir. I. Ulusal Mimarlık Akımı’ndan sonra 1930 ile 1940 yılları arasında Uluslararası Mimarlık Dönemi olarak adlandırılan, modern ve gelenek kavramlarının yapılara beraber işlendiği ancak modern kavramının daha baskın olduğu bir dönem görülmektedir. Bu dönem aynı zamanda yabancı kökenli mimarların fazlasıyla aktif olduğu bir dönemdir. Bu dönemde Türkiye’ye davet edilen ve faaliyet gösteren mimarlar arasında Ernst Arnold Egli, Paul Bonatz, Bruno Taut, Clemens Holzmeister yer almaktadır. Döneme hâkim olan yabancı kökenli mimarla beraber yapıların çoğunda neo-klasik mimari anlayış görülmektedir. Bu anlayış çerçevesinde işlevsel tasarımlar, simetrik plan şeması, yalın ve simetrik cepheler, kendini tekrarlayan pencere dizileri, anıtsal boyutta merdivenler ve sütunlu giriş düzenlemesi yapılarda yerini almıştır. Dönem yapılarında gelenekle olan bağın tamamen koparılmamış olduğu da görülmektedir. Örneğin cephede taş kullanılması, kolonlu girişler tasarlanması yine geçmişe vurgu yapıldığını göstermektedir. Ancak yapıda kemerli revak düzenlemesi yerine yalın bir kolon düzenlemesinin tercih edilmesi gelenek kavramıyla modern kavramının sentezlendiğini göstermektedir. Bu inceliklerin nedeni olarak aktif olan mimarların yerli olmasının yanı sıra ülkeye gelen yabancı mimarların da kültürel ‘öz’ü desteklemesi gösterilebilir.

Resim 4. Yargıtay Binası

Dönem yapılarının cephesinde taş malzeme haricinde zamanla sıva kullanımına başlandığı görülür. Bu durum modern çağa ayak uydurulmaya çalışıldığının da göstergesidir. Örneğin Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ nin ön cephesi taş-tuğla karışımı örme sistemden oluşurken diğer cepheleri sıva kaplıdır. Aynı şekilde İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nün cepheleri de sıva kaplıdır. Bu malzeme tercihi dönem sonlarına doğru yaygınlaşmış. I. Ulusal Mimarlık Akımı fazla gelenekçi olmasıyla eleştirilirken Uluslararası Mimarlık Dönemi’nin son zamanlarında da gelenek kavramından uzaklaşıldığı görülür. Uluslararası Mimarlık Döneminde yapılmış binalara B runo Taut’un Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi (1937-1940), Clemens Holzmeister’in Yargıtay Binası (1933-1935), Sedat Hakkı Eldem’in Yalova Termal Oteli (1935-1938), Seyfi Arkan’ın Florya Deniz Köşkü  (1934), Şekip Akalın’ın Ankara Tren Garı (1935-1937) örnek verilebilir.

Resim 5. İsmet Paşa Kız Enstitüsü

Dönem yapılarından Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni incelediğimizde dönemi anlayabilmek daha kolay olmaktadır. Yapı 1937 ile 1940 yılları arasında Bruno Taut tarafından inşa edilmiştir. Ön cephede malzeme olarak taş, diğer cephelerde ise sıva kullanılmıştır. Orta bölümün dışarı doğru taşması ve yerleştirilen tek kolonla giriş vurgusu yapılmıştır. Aynı zamanda girişte yer alan duvarların yuvarlatılması ve mermer döşeme tercihi de vurguyu desteklemektedir. Girişte yer alan çatının sahip olduğu farklı stili ise dönemi yansıtması dışında mimarın birikimleri doğrultusunda şekillenmiştir. Dönemde yaygın olarak görülen yalın cephe düzenlemesi ve katlar boyunca tekrarlanan pencere dizilimi bu binada da görülmektedir. Binanın içi incelendiğinde ise yeniden modern ve gelenek sentezinden söz edilebilir. Örneğin turkuaz renkli çinilerin kullanılması, konferans salonunun tavan ögesi olarak ahşap tavan kullanılması geleneği simgelerken spiral şeklindeki merdiven korkuluğu moderni simgelemektedir.

Resim 6. Dil-Tarih ve Coğrafya Binası

Uluslararası Mimarlık Dönemi sonrasında 1939 ile 1945 yılları arasında gerçekleşen İkinci Dünya Savaşı’yla beraber baş gösteren ekonomik sıkıntılar mimari anlayışı etkilemiştir. Yeni zorluklarla yeniden düzenlenen ve 1940-1950 yılları arasında etkin olan mimari üslup II. Ulusal Mimarlık Akımı olarak adlandırılmıştır. I. Ulusal Mimarlık Akımı’ nda olduğu gibi bu akımda da Osmanlı mimarisi ve Selçuklu mimarisi referans alınmıştır. Ancak bu dönem yapılarında referans alma kopyalama bazında değil, esinlenme veya öykünme bazındadır. Uluslararası Mimarlık Döneminin son zamanlarında modern kavramı üzerinde fazlaca yoğunlaşılmış ve gelenek kavramından biraz uzaklaşıldığı görülmüştür. Bu dönemde modernin ön koşulu olarak tarihle bağ kurulması gerektiği düşünülmüştür. Modernden ziyade milli olana odaklanmak amaçlandığından yine Milli Mimarlık girişimi tekrarlanmıştır. Ayrıca bu akım etkisiyle tasarlanan binalarda geleneksel Türk konutuna ait mimari özellikler de görülebilir.

Resim 7. Ankara Opera Binası

II. Ulusal Mimarlık Dönemi’nde de geleneksel ögelerin kullanımı görülmesine rağmen bu dönem I. Ulusal Mimarlık Dönemi kadar olumsuz eleştirilere maruz kalmamış. Bunun önemli nedenlerinden biri modern mimari ögelerin daha yoğun kullanılmasıdır (taşıyıcı sistem değişikliği, malzeme değişikliği, işlevin ön planda olması). Bu dönemde Batıda da tarihle ilişki kuran mimari anlayışın ön planda olduğu görülmektedir. Ayrıca Almanya ile kurulan politik ilişkiler de mimari etkilemiş ve Almanya’da olduğu gibi Türkiye’de de ulusal kavramının ön planda olmasına sebep olmuştur. 1940 yıllarında başlayan milliyetçilik akımının etkisiyle meydana gelen mimari üsluptaki değişimlere örnek olarak gösterilebilecek örneklerden biri de Ankara’da bulunan, Şevki Balmumcu taraf ından inşa edilen Sergi Evi Binası’dır. 1933-1934 yılları arasında yapılan bu yapının ilk hali De Stijl anlayışla yorumlanmıştır. Sonrasında bina Paul Bonatz tarafından yeniden tasarlanmış ve 1948 yılında Opera Binası olarak kullanıma açılmıştır. Tasarımın yenilenmesiyle modern olarak adlandırılabilecek tüm detaylar klasikleştirilmiş; revaklar, takılar ve süsler II. Ulusal Mimarlık Akımı’na göre düzenlenmiş.

Resim 8. Fen Fakültesi

II. Ulusal Mimarlık Akımı’nın yerli öncülerine Sedat Hakkı Eldem, Emin Onat örnek verilebilir. Önceki dönemlerde olduğu gibi bu dönemde de yabancı mimarlardan söz etmek mümkündür. Örneğin Bruno Taut dönemin öncü yabancı mimarlarındandır. Sedat Hakkı Eldem ve Emin Onat tarafından tasarlanan ve 1943 ile 1945 yılları arasında inşa edilen Fen Fakültesi Binası incelendiğinde modern yerine geleneksel ögelerin tercih edildiği görülmektedir. Cephede taş malzeme kullanımı, kirpi saçak tercih edilmesi, pencere üstlerinde yer alan basık kemerler ve almaşık duvar tekniği milli mimarinin yeniden canlandırılmaya çalışıldığını gösterir. Bir diğer örnek olarak da 193 yılında Paul Bonatz tarafından tasarlanan Teknik Eğitim Fakültesi Yatakhanesi incelendiğinde cephe çıkmaları, geniş saçaklı çatısı ve düşey pencere dizisiyle geleneksel Türk evinin yansımaları görülür.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.